Film Karakterlerine Neden Bu Kadar Bağlanıyoruz?

0

Hiç var olmamış bir karaktere ağlamak, onun başına gelenlere gerçekmiş gibi üzülmek tuhaf görünebilir. Ama beynimiz kurgu ile gerçeği sandığımız kadar net ayırmıyor.

Sinema salonunda perdedeki karaktere doğru elini uzatan izleyici

Bir filmde sevdiğiniz karakter öldüğünde gerçekten gözyaşlarınıza hâkim olamadığınız oldu mu? O kişinin hiçbir zaman var olmadığını bile bile bu kadar güçlü bir tepki vermek ilk bakışta mantıksız görünebilir. Ama nörobilim, beynimizin kurguya verdiği tepkinin sandığımızdan çok daha “gerçek” olduğunu gösteriyor.

Beyin, izlediğini bir ölçüde yaşıyor

1990’larda keşfedilen ayna nöronlar, başka birinin bir eylemi yaptığını izlerken beynimizde o eylemi kendimiz yapıyormuş gibi ateşlenen hücreler olduğunu gösterdi. Bu sistem sadece fiziksel hareketler için değil, duygusal ifadeler için de çalışıyor: bir karakterin yüzündeki acıyı gördüğümüzde, beynimizin acıyla ilgili bölgeleri de kısmen aktif hale geliyor.

Bu, filmi izlerken yaşadığınız duygunun “sanki gerçekmiş gibi” olmasının bir nedeni. Beyniniz karakterin acısını taklit ederken, mantıksal olarak “bu bir kurgu” bilgisini bir kenara koyup duygusal olarak içine çekiliyorsunuz.

Beyin taramaları sinemada ne görüyor?

Nörobilimci Uri Hasson’ın “nörosinema” (neurocinematics) adını verdiği araştırma alanında, izleyicilerin beyin aktivitesi bir film izlerken fMRI ile kaydediliyor. Sonuçlar şaşırtıcı: iyi kurgulanmış, sürükleyici bir filmi izleyen farklı insanların beyinlerinde neredeyse aynı bölgeler, aynı anda aktif hale geliyor — sanki tüm izleyicilerin zihinleri aynı ritimde “senkronize” oluyor. Bu senkronizasyon ne kadar yüksekse, izleyicinin filme o kadar derinden kapıldığı düşünülüyor. Dağınık, zayıf kurgulanmış filmlerde ise bu senkronizasyon çok daha düşük çıkıyor — çünkü her izleyicinin dikkati farklı anlarda dağılıyor.

Hikayenin içine çekilmek: narrative transportation

Psikolojide bu duruma “hikaye aktarımı” (narrative transportation) deniyor: izleyici, kendi gerçek dünyasından bir süreliğine kopup hikayenin dünyasına “taşınıyor.” Bu aktarım ne kadar güçlü olursa, karakterlere duyulan bağ da o kadar güçlenir. İyi kurgulanmış bir film, izleyicinin eleştirel mesafesini geçici olarak azaltır ve olayları sanki gerçekten yaşanıyormuş gibi hissettirir.

Bu yüzden aynı filmi izleyen iki farklı kişi çok farklı duygusal tepkiler verebilir: biri hikayeye tamamen kapılırken, diğeri daha mesafeli kalabilir. Aradaki fark, kişinin o an ne kadar “içeri çekildiği” ile ilgili — yorgunluk, dikkat dağınıklığı ya da o günkü ruh hali bile, aynı filmin ne kadar etkileyici hissettireceğini değiştirebiliyor.

Bağlanma neden bazen gerçek ilişkilerden bile güçlü hissettirir?

Bir karaktere duyulan bağ, gerçek ilişkilerin bazı zorluklarını taşımaz: hayal kırıklığı, çatışma ya da ihanet riski yoktur; yazılı senaryo sizin için en duygusal anı zaten tasarlamıştır. Bu da bazı anlarda kurgusal bir bağın, karmaşık gerçek ilişkilerden daha “temiz” ve yoğun hissettirmesine yol açabilir.

Bu aynı zamanda neden bazı insanların belirli tür filmlerden (örneğin duygusal dramalardan) bilerek uzak durduğunu da açıklıyor — kurgusal olsa da beynin verdiği tepki gerçek olduğu için, bazı izleyiciler bu yoğun duygusal deneyimi yaşamamayı tercih ediyor. Başkaları için ise tam tersi: bu yoğun ama “güvenli” duygusal deneyim, tam da bir filmden bekledikleri şey.

Sonuçta bir karaktere ağlamak, zayıflık ya da gerçekle kurguyu karıştırmak değil; beynin empati ve hikaye işleme sistemlerinin ne kadar iyi çalıştığının bir kanıtı.

Merak edilenler

Bir hikâyenin kurgu olduğunu bilmek etkisini azaltır mı?

Şaşırtıcı biçimde pek azaltmıyor. Psikologlar Melanie Green ve Timothy Brock, 2000’de yayımladıkları dört deneyde “hikâye aktarımı” kavramını ölçülebilir hâle getirdi: okurun dikkatinin, imgelem gücünün ve duygularının hikâyeye ne kadar kapıldığını ölçen bir ölçek geliştirdiler. Hikâyeye daha çok kapılan okurlar, ana karakterleri daha olumlu değerlendirdi, hikâyedeki tutarsızlıkları daha az fark etti ve hikâyeyle uyumlu inançlara daha yakın durdu. Önemli bulgu şu: metnin “gerçek olay” ya da “kurgu” diye etiketlenmesi bu etkiyi genel olarak değiştirmedi.

Ekrandaki karakterle kurulan tek taraflı bağın bir adı var mı?

Var: parasosyal ilişki. Sosyologlar Donald Horton ve R. Richard Wohl 1956’da, radyo ve televizyon izleyicilerinin ekrandaki kişilerle sanki yüz yüze tanışıyormuş gibi kurdukları ilişkiye “parasosyal etkileşim” adını verdi. İlişki tek yönlüdür; karakter izleyicinin varlığından habersizdir. Ama izleyicinin tarafında yakınlık, güven ve alışkanlık gerçek bir ilişkideki gibi birikir. Uzun soluklu dizilerde bu bağın filmlere göre daha güçlü olması da bundan: aynı karakterle yıllarca, her hafta “buluşuyoruz”.

Sevilen bir karakteri kaybetmek neden gerçek bir kayıp gibi geliyor?

Jonathan Cohen 2004’te 381 yetişkine en sevdikleri televizyon karakteri ekrandan kalkarsa ne hissedeceklerini sordu. Katılımcıların beklediği tepkiler, gerçek bir ilişkinin bitmesinden sonra yaşananlara benziyordu. Tepkinin şiddeti iki şeye bağlıydı: karakterle kurulan bağın yoğunluğu ve kişinin bağlanma stili. Yakın ilişkilerinde terk edilme kaygısı yüksek olanlar en olumsuz tepkileri öngördü. Yani bir karakterin ölümüne üzülmek, beynin gerçek ilişkiler için kullandığı aynı bağlanma düzenini kurgu için de çalıştırdığını gösteriyor.

Ayna nöronlar bu bağı tek başına açıklıyor mu?

Muhtemelen hayır. Ayna nöronlar ilk kez 1992’de Parma Üniversitesi’nden Giacomo Rizzolatti’nin ekibince makak maymunlarında kaydedildi: maymunun premotor korteksindeki bazı hücreler hem maymun bir nesneyi kavradığında hem de deneyciyi aynı hareketi yaparken izlediğinde ateşleniyordu. İnsanlarda bu hücreler çoğunlukla tek tek kaydedilmiyor, beyin görüntüleme yöntemleriyle dolaylı olarak inceleniyor. Bilişsel nörobilimci Gregory Hickok 2009’daki eleştirel derlemesinde, ayna nöronların başkalarının eylemlerini anlamanın temeli olduğu kuramının maymun verileriyle doğrudan test edilmediğini ve insan verilerinin bu kuramla çeliştiğini savundu. Bu yüzden ayna sistemi, karakterlere duyduğumuz bağın parçalarından biri olabilir ama tek açıklaması değil. Hikâyeye kapılma ve parasosyal ilişki de en az onun kadar önemli.

İlgili yazılar: Neden Bazı Diziler Bittikten Sonra Boşluk Bırakıyor? · İyi Bir Dizi Kötü Bir Sezonla Mahvolur mu?

Kaynaklar

  • Hasson, U., Landesman, O., Knappmeyer, B., Vallines, I., Rubin, N. ve Heeger, D. J. (2008). Neurocinematics: The neuroscience of film. Projections, 2(1), 1–26. doi:10.3167/proj.2008.020102
  • Green, M. C. ve Brock, T. C. (2000). The role of transportation in the persuasiveness of public narratives. Journal of Personality and Social Psychology, 79(5), 701–721. doi:10.1037/0022-3514.79.5.701
  • Horton, D. ve Wohl, R. R. (1956). Mass communication and para-social interaction. Psychiatry, 19(3), 215–229. doi:10.1080/00332747.1956.11023049
  • Cohen, J. (2004). Parasocial break-up from favorite television characters: The role of attachment styles and relationship intensity. Journal of Social and Personal Relationships, 21(2), 187–202. doi:10.1177/0265407504041374
  • di Pellegrino, G., Fadiga, L., Fogassi, L., Gallese, V. ve Rizzolatti, G. (1992). Understanding motor events: a neurophysiological study. Experimental Brain Research, 91(1), 176–180. doi:10.1007/BF00230027
  • Hickok, G. (2009). Eight problems for the mirror neuron theory of action understanding in monkeys and humans. Journal of Cognitive Neuroscience, 21(7), 1229–1243. doi:10.1162/jocn.2009.21189

What do you feel about this?

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir